3. Kalp Hastalıkları ve Beslenme Bozuklukları

Kalbimizi risk faktörlerinden korumak için bedenlerimizi güçlendirmemiz gerekiyor dedik. Peki ama nasıl?

Daha 1930larda yapılan bir araştırmada yaz aylarında tereyağdaki A ve D vitamininin arttığı ve tesadüf bu ya aynı dönemde kalp hastalıklarının da azaldığı görüşmüş. Ama bu bilgi göz ardı edildi, çünkü bu 2 vitamin de hem yağda çözülüyor hem de sadece öcü denilen gıdalarda, yani hayvansal yağlarda bulunuyor. Oysa ki her ikisi de oldukça önemli vitaminler.

 

A vitamini kolesterolü steroid hormonlara dönüştürüyor ve malesef ki stresle inanılmaz hızlı yok oluyor. Kolesterol düşüren ilaçlar da vücudun A vitamini ihtiyacını artırıyor.

 

 

D vitamini ise yüksek tansiyonu önlüyor ve spazmlara karşı koruyor. Ayrıca kalsiyumun emilimi için de gerekli, sinir sistemine katkıda bulunuyor ve aritmileri önlüyor.

 

Ek olarak, aynı zamanda bir antioksidan olan E vitamini ile kalp hastalıklarının tekrarının önlenebildiği 1960larda bulunmuş. Oysa ki aynı dönemde artan margarin ve bitkisel yağ tüketiminden kaynaklanan fazla Omega 6 alımı E vitamini ihtiyacını da artırmıştır. E vitamini sayesinde başta kalp kasları ve sinirleri daha az oksijen ile çalışabiliyor. Damarların genişlemesini sağlar ve pıhtılaşmayı engelleyerek pıhtı oluşumunun önüne geçer.

C vitamini eksikliği de kalp hastalıklarının muhtemel sebeplerinden biri olarak bulunmuş. Oksijen metabolizmasını etkinleştirir. Kolejen üretimine etkisi ile arter duvarlarını korur ve malesef stres dönemlerinde seviyesi çok düşer.

 

 

 

 

Folik asit (B9), B6 ve B12 vitaminleri eksiklikleri ile arterlerin sertleşmesi ve plak oluşması arasında direk ilişki bulunmuş ki B6 ve B12 özellikle hayvansal gıdalarda bulunuyor, yani öcü gıdalarda.

Başta kırmızı et ve sakatatta bulunan Koenzim Q10, vücutta kalp kası hücrelerine odaklanır. Enflamasyonu düşürür ve kalp hastalıklarını iyileştirmede başarıyla kullanılır. Yine kolesterol düşüren ilaçlar koenzim Q10 ihtiyacını çok artırır.

Magnezyum mineralinin eksikliğinin de pıhtı ve damarlarda kalsiyum depolanmasına sebebiyet verdiği biliniyor. Enfarktüs sonrası damardan magnezyum verilen hastaların yaşama şansı %50’den %82’ye çıkıyor.

Bakır ve çinko gibi daha çok hayvansal gıdalarda bulunan mineraller de kolojen üretimi için gereklidir.

Selenyum azlığı da kalp hastalıkları ile ilişkili. Finlandiya topraklarında genel olarak selenyum azlığı ülkedeki kalp hastalıklarının yüksek olmasını açıklamakta.

Tüm bunların yanı sıra yediklerimizin de besleyici değeri düştü. A ve D vitamini oluşturabilmesi için ot yemesi gereken inekler çayır çimen görmeden büyüyorlar, dolayısıyla bizler de bu vitaminleri 1900lere oranla çok daha az alıyoruz.

Tüm bunları tek tek saydık ama öte yandan aslında birarada tüketilmeleri gerekiyor ki birlikten kuvvet doğsun. A ve D vitaminleri magnezyum ve kalsiyum emilimi için gereklidir; C vitamini E ile birlikte çalışır, E vitamini de selenyumla.

Bir de her tükettiğiniz de emilemiyor vücudunuzda. Soya gibi bazı bitkilerdeki fitik asit ve oksalik asit birçok mineralin emilimini önler. Bağırsak florası da önemli rol oynar.

Vitaminleri haplarla sentetik olarak almak da çok fazla işe yaramamakta çünkü ya işe yaramamakta ya da ters tepmekte.

Ya da bol bol vitamin alayım ne güzel demek de işe yaramıyor çünkü fazlası ya etkisiz oluyor ya da toksik. Mesela C vitamini fazlasının en ufak bir katkısı yok.

Vitaminlerde durum böyle peki proteinler, yağlar ve karbonhidratlarda durum ne?

Son 100 yılda ABD’de yağ tüketimi aslında sabit kalmış, %35-40 oranında. Ama sorun şudur ki, 100 yıl önce daha çok hayvansal yağlar tüketilirken günümüzde çoğu hidrojenize edilmiş bitkisel yağlar kullanılıyor. Çoklu doymamış yağların tüketimi insanlık tarihinde çok yeni ve malesef kalo hastalıklarına etki ettiği aşikar. Ayrıca da A, D ve E vitaminleri açısından da fakirler ve Omega-6 oranını çok yükseltiyorlar ki fazlası pıhtılaşmaya ve enflamasyona sebebiyet veriyor.

O zaman bol bol Omega-3 alırız demek de işe yaramıyor çünkü doymuş yağlarla birlikte alınmadığında bu sefer de kalbe kötü geliyor.

Trans yağları zaten uzun zamandır biliyoruz.

Yağdan uzak durmaya çalışanlar genelde enerji ihtiyacı için karbonhidratlara, özellikle de rafine un ve şekere yöneliyorlar ki özellikle şeker kalp hastalıkları ile direk ilişkili. Kalp hastalıklarının yanı sıra diyabete de sebebiyet veriyor ki diyabetlilerde de kalp hastalıkları daha çok görülüyor.

Doğru koşullarda hazırlanmayan hububat ise fitik asit içeriyor ve magnezyum, bakır ve çinko emiliminin azalmasına sebebiyet veriyor.

Protein tüketimi yeteresiz olduğunda, kalp kasları büzüşüp yeterince etkili çalışamıyorlar. Soya bazlı protein tozları aritmiye sebebiyet verebiliyor. Yüksek protein ile birlikte yağ (özellikle hayvansal yağ) alınmayan diyetlerde A ve D vitaminleri boşalıyor ve mineral sindirimi etkileniyor.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
This entry was posted in Kalp Sağlığı, Paleo and tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , . Bookmark the permalink.

One Response to 3. Kalp Hastalıkları ve Beslenme Bozuklukları

  1. Pingback: 2. Kalp Hastalıklarını Tetikleyen Risk Faktörleri | Paleo Cafe – Taş Devri Diyeti ile Hizmetinizde!

Bir Cevap Yazın